Ben… Ben değilim gibi geliyor.

Son aylarda, neredeyse bir senedir hissedemiyorum.

Öncesinde de pek duygusal bir insan olduğum söylenemezdi ama şimdilerde hiçbir şey yok.

Rahat bir uyku bile uyuyamıyorum. Gecenin bir vakti, burnumu ısıran balıklarla uyanıyorum, ağzımın içinden örümcekler fırlıyor sanki her yanım tüy olmuş.

Uyumak bunaltıyor beni. Buz gibiyim, çok üşüyorum ve bu nedenle yorganlar örtüyorum üstüme ama uyuyamıyorum. Gözlerim açık, kapanmıyorlar.

Kapandıklarında canım yanıyor. Korkunç yüzler görmek değil canımı yakan. Orada, gözlerimin ardında kaybettiklerim var. Kaybettiklerim ve bir daha elde edemeyeceklerim. Bazen kızgın oluyorlar bazen mutlu. Mutlu olmaları daha fazla canımı sıkıyor.

Ayaklarım buz gibi. Çok üşüyorum, iki kat çorap giyiyorum, terliklerin içine mahkum ediyorum ayaklarımı. Yine de üşüyorlar. Kazaklar giyiyorum, kollarım buz gibi, göğüs uçlarım soğuktan dimdik, biri bana dokunsa eli donar.

Neden üşüdüğümü de bilmiyorum.

Bana buradan uzaklaşmamı söylüyorlar, tatile gitmemi söylüyorlar ama bu da içimden gelmiyor. Ben, fakülteye bile gitmemek için çabalıyorum. Bütün gün yatağın içinde, yorganıma sarılayım, kafamı yastıkların içine gömeyim ve öylece kalayım istiyorum.

Dakikalarca gözlerimi tavana dikiyorum. Bazen, saatlerce yanımdaki kitabın kapağını ya da yastığımın desenini izlediğim oluyor. Bazen, açtığım şarkının melodisini kafamda değiştiriyorum, melodi ne kadar neşeli olursa olsun beni bir Katolik kilisesine sürüklüyor. Kiliselerden, camilerden korktuğum kadar korkuyorum.

Bizi çocukken korkuttular. Bizi, tanrının ateşiyle, azabıyla öyle ürküttüler ki kötü bir şey düşündüğümde kendime vururdum. Kollarımı tırmalardım. Cehennemde yanmayı istemezdim çünkü.

Sonra, kilisenin, caminin cehenneme dönüştüğünü fark ettim. İnsanlar, ibadet etmek için oraya giriyorlar ve oradan ayrılışları da ışık hızında oluyordu. İbadetleri bittikten sonra sanki bir yarış içindeymiş gibi kaçışıyorlardı oradan. Bunu anlamlandıramadım, hiç hem de. İnsan, inandığının evinden kaçar mı? İnsanın kaçtığı yer, cehennemi değil midir?

Bunları düşünmemeye karar verdim. Ne kadar düşünürsem ve derine dalarsam o kadar uzaklaşıyordum çünkü. Tanımıyordum artık. Liseden arkadaşlarımı görüyor ve isimlerini bile hafızamda tutamıyordum. Oysa bir sene kadar önce bir aradaydık. Şimdi ise bana çok ama çok eskiden geliyorlarmış hissi uyandırıyorlar.

Ölülerim, mezarlarında yatan ölülerim beni her gece görmeye geliyorlar ama korkmuyorum. Biraz cesaretim olsa konuşacağım. Ama onlarla konuşmaya değer görmüyorum kendimi. Onlardan daha aşağıdayım.

Bazen, babamın anlattığı gibi reenkarnasyon gerçek olsa ne olurdum diye düşünüyorum. Bazen böcek olma ihtimalimi aklıma getiriyorum ama onların bile bir amacı var; hayatta kalmak. Bende o da yok. Ben neyim? Aklıma insan olmaktan başka bir şey gelmiyor.

Belki daha çabuk öldürür diye sigara kullanıyorum. Henüz alkol ile tanışmadım çünkü yapabileceklerimden, söyleyeceklerimden korkuyorum. Sanki çenem bir açılsa senelerce susmayacağım.

Ağlamayı beceremiyorum. Çoğu kişinin ağladığı filmleri izlemeye çalışıp, kitapları okuyorum ama bana komik geliyor. O romantik sözler o kadar saçma ki… O kadar yapay. Belki de yapay olan benim ve bu yüzden hiçbir yere sığamıyorum.

Duygum yok, hiçbir şeyim yok.

Ben yokum.

Denizin tuzlu tadı dudaklarımdan süzülüyordu. Çiş kokuyordu deniz, tiksinmiyordum.

Tiksinmiyordum insanların üresinden.

Rüzgar vardı, saçları savuruyordu.

Kızların etekleri uçuşuyordu, erkeklerin gözlükleri vardı. Kızlar kıkırdıyordu. Erkekler bakıyorlardı.

Kızlar göz süzüyorlardı. Ben oralı değildim.

Ağzımdan deniz suyu süzülüyordu. Çişli deniz suyu.

Büyük kadınların büyük elleri vardı. Unla kaplılardı. Büyük kadınlar, kızları uyarıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ne olacağını.

Birileri, başkalarına su fırlatıyordu. Çiş barındırmayan şişe suyu.

Kimse beni görmüyordu.

Ağzımdan deniz akıyordu.

Çişli su, limonlu sodaya dönüşüyordu.

Kızlar ağlıyorlardı.

Kadınların kaba, unlu elleri vardı. Kadınların elleri yandı. Kurabiye oldular.

Kızlar ağlıyorlardı.

Erkekler koşuyordu. Biri vurulmuştu.

Deniz köpürmeye başlamıştı.

Deniz ağlıyordu.

Ağzımdan kanlar dökülüyordu.

Denizin çişli suyu kana karışıp ağzımdan süzülüyordu.

Kimse beni görmüyordu.

Uzakta bir kadın şarkı söylüyordu. Elleri kurabiyedendi.

Kızlar çok ağlıyorlardı.

Kızlar kanıyorlardı.

Erkekler kandan olup kaynadılar.

Kimse görmüyordu beni.

Deniz kanlı, çişli suyunu boğazıma dolduruyordu.

Deniz köpük çıkarıyordu.

Köpüğü çıkaran bendim.

Kimse beni görmüyordu.

Kaynayıp gittim.

Ayaklarım yok.

Peki nasıl duruyorum, nasıl yürüyebiliyorum?

Onları görmüyorum, hissetmiyorum, yoklar.

Dokunamıyorum onlara.

Parmaklarımı oynatamıyorum çünkü ayaklarım yok.

Adım atamıyorum ama ilerliyorum.

Yürüyemiyorum, süzülüyorum.

Ayaklarım üşümüyor, çorap giymiyorum.

Olmayan şey üşür mü?

Eğilemiyorum, yokluğunu görmek istemiyorum çünkü. Yokluğunu fark etmek başka, görmek ise ayrı bir gerçek kılıyor olmazlığı.

Yok. Ayakkabım yok. Bot, çizme giymiyorum.

Ayaklarım yok çünkü.

Banyoda ayaklarımı yıkamıyorum, tırnaklarımı kesmiyorum.

Olmayan ayağın tırnağı olur mu hiç?

Ayaklarım yok ve bu beni kör ediyor.

Gerektiği kadar iyi göremiyorum. Miyop oluyorum sağ ayağım yokken, sol ayağım yoksa da astigmat.

Sağırım, ayaklarım yok.

Dengemi sağlayamıyorum. Çekiç örs üzengi sol ayağım ile gitmiş, salyangozum kayıp, kulak zarımı sağ ayağıma terlik yapmışlar.

Dilsizim, ayaklarım yok.

Tat alamıyorum. Küçük dilim sağ ayağımla gitmiş, büyük dilimin tatlarını sol ayağıma meze yapmışlar.

Omurlarım kopuk kopuk, dik duramıyorum. Beyinciğim gitmiş, soğanım çürümüş.

Ayaklarım yok.

Çok üşüyorum.

Bu burada kalsın.